Risale-i Salihiyye – Muhammed Nuru’l Arabî

Risale-i Salihiyye – Malum ola ki, tecelliyat-ı ilahiye üçtür. Evvelkisi Tecelli-i Ef’al’dir. İkincisi Tecelli-i sıfat’tır. Üçüncüsü Tecelli-i Zat-ı kemaldir.

İmdi, bu tecelliyat-ı ilahiyeye arif olmak ve tecelliyat-ı selâseyi şuhûd etmek, meratibi tevhidi bilmeğe mütevakıftır. Şöyle ki; kişiye evvela lazım olan mücâhededir. Zira Allah:

(…câhidû biemvâliküm ve enfüsiküm…) (Tevbe 41)

yani hem malınızla, hem nefsinizle mücâhede eyleyin buyuruyor.

Mücâhede tarif olunsa, enva-i kesirası vardır. Lâkin mücâhede-i Muhammediye şöyledir ki; evvela ahkâm-ı şer’iyye öğrenmeye çalışın. Zira a’mâl-i şer’iyyenin sıhhat ve fesadı, ilm-i şer’iyye mütevakkıftır. Eğer ki ilmi şer’i bilinmezse, ahkâm-ı şer’iyye-yi ilahiye icradan geri kalır.

Saniyen, esrar-ı tarikat olan zikri daimi tahsil etmeye çalışın ki; gaflet, zikri daim ile ref olur. Ve bu zikri daimin tahsili, ehli zikir olan kimsenin talim ve telkinine muhtaçtır. Zira Cenabı Hakk’ın:

(…fes’elû ehlezzikri in küntüm lâ ta’lemûn ) (Nahl 43) buyurduğu; “Siz keyfiyet-i zikri, ehli zikir olan zevat-ı kiramdan sual edin, eğer keyfiyet-i zikri bilmezseniz.”

Bu ayetten anlaşılıyor ki, meşayih-i izamın memuriyeti ancak keyfiyet-i zikri talim ve beyandır. Yoksa zikri ilâhîyi adet ile kaydetmeye hiçbir veçhile hak ve salâhiyeti yoktur.

Salisen, esrarı hakikattir ki, cemal-i vahdeti müşahede etmek, hicab-ı isneyniyyeti ref etmekle olur. Ve esrarı hakikati fehim ve keşfetmek, makamat-ı tevhid ve ittihadı, mürşidi kâmili hakikinin talim ve irşadına muhtaçtır.

Makamat-ı tevhid üçtür. Tevhidi ef’al ve tevhidi sıfat ve tevhidi zattır. Ehli kemal, bu meratib-i tevhide birçok isimler koymuşlardır. Yakında tarif olunacaktır.

Ve makamat-ı ittihat dahi dörttür. Cem ve hazretül cem ve cemmül cem ve ahadiyetül cemdir. Bu mâkâmata dahi ehli kemal çok isimler tayin eylemişlerdir. Anlar dahi söylenir.

Malûm ola ki, meratib-i tevhid olan ef’al ve sıfat ve zat, Merâtib-i velayet’tir. Cem, Mertebe-i Sıddîkîn’dir. Hazretül cem, Mertebe-i Mukarrebin’dir. Cemmül cem Mertebe-i nübüvvet’tir.

Yine malûm ola ki, meratibi hakikatin iptidası, tevhidi ef’aldir. Ve bu makamın tarifi şöyledir: Suver-i berzahiyyede sâdır olan ef’al Hakk’ın olduğunu zevken, yani ilmi kûva ile şuhud olunacaktır.

Suver-i berzahiyye demek; kablel biat görünen suver-i ekvândır ki, ol suver-i berzahiyyeden mesela; bulut bir suret, gök bir suret ve dağlar bir suret ve hayvanlar bir suret ve insanlar bir suret. İşte bu suretlere suver-i berzahiyye derler. Ve bu suretlerden zahir olan işlerin cümlesi alel-ıtlak Hakk’ındır.

Ve tevhidi ef’alin edebi odur ki, ef’alin cümlesini yani, bize nisbetle iyisini ve fenasını Hakk’a nisbet ede. Çünkü ef’alin iyiliği ve fenalığı bize nisbetledir. Yoksa Hakk’a nisbet oldukta cümlesi hayırdır. Ve isimlerden münezzehtir.

Anınçün ehlullah, ef’ali Hakk’a isbat eder, Allah zina etti demez. Zira zina ismini icad edene nisbettir. Eğer fiilin kula nisbeti olmamış olsa, ol fiilin iyiliği ve fenalığı tayin olunmaz. Ef’al salikinin esnayı zikirde rabıtası LÂ FAİLE İLLÂLLÂH’dır. Ve Kur’an’da delili:

( vallahü halakaküm ve mâ ta’melûn ) (Nahl 43) Yani “Allah sizi ve amellerinizi halk eyledi”

Bu makama delil çoktur. Biri:

(…ve hamelnâhüm fiylberri velbahri…) (İsra 70) Yani; “Ben onları (sizi) gerek karada ve gerek denizde yüklendim.”

Ve:

( züyyine linnâsi hubbüşşehevâti minennisâi velbeniyne ) (Ali İmran 14)

Kadı Beyzâvi tefsirinde buyurur ki; “ Ref ile kıratı delildir ki, hakikatte her şeyi kula güzel gösteren Hakk’dır.”

Meratib-i tevhidden ikincisi tevhidi sıfattır. Tevhidi sıfatın tarifi: Hayat, ilim, iradet, kudret, semi, basar, kelam Hakk’ındır. Yani diri olan Allah’tır. Ve işiten, gören, söyleyen Allah’tır. İrade eden Allah’tır ve kadir olan Allah’tır. Bu suretle salik, zevken bilecek; bu sıfatlar ile mevsuf olan Zatullah’dır. Bu sıfatlar salike ayna olup, ol ayinede Hz. Mevsuf’u müşahede edecektir.

Bu sıfatların Kur’an’da delilleri olan, hayat Hakk’a mahsus olduğu:

( allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyülkayyûm…) (Bakara 255)

ayetidir. Yani hayat ancak Hakk’a mahsustur. Ve eşyada görünen Hakk’ın hayatıdır. Zira şeriatta eşyanın hayat-ı ilâhîye ile hayy olduğunda, cümle ehlisünnet ve ehli kelâm ittifak eylemişlerdir.

Ve ilim Hakk’ın olduğuna:

( kul innemel’ilmü indallahi ) (Mülk 26) ayet-i kerimesi delildir.

Ve kuvvet Hakk’ın olduğu:

(…mâşâallahü lâ kuvvete illâbillâh…) (Kehf 39)

ve

( subhâne rabbike rabbil’izzeti amma yasıfûn ) (Saffat 180)

ve

(… ennel kuvvete lillâhi cemiy’an…) (Bakara 165)

ayetleri ve

( vela havle vela kuvvete illa billahil aleyhil aziym )

hadisi ile müsbettir.

Semi ve basar Hakk’ın olduğuna

(…Leyse kemislihî şey’ün ve hüvessemiy’ul basıyr. ) (Şura 11)

ayet-i kerimesi delildir. Ve rabıtası LÂ MEVSÛFE İLLÂLLÂH’dır.

Meratib-i tevhidin üçüncüsü, tevhid-i zat ki vücud Hakk’ındır. Gayrisinin vücudu yoktur. Zira

(…küllü şey’in hâlikün illâ veche ) (Kasas 88)

ve

( küllü men aleyhâ fanin. Ve yebkâ vechü rabbike ) (Rahman 26–27)

Yani her şey helâk ve fanidir. Ancak zatullah fani değildir.

Eşya halktır demek; eşya madûmdur, madûmun ise vücudu yoktur. Ancak mevcut Hakk’dır. Gayrinin vücudu yoktur. İşte bu makamın rabıtası LÂ MEVCUDE İLLÂLLAH’ dır. Ve bu üç makam ashabı Ehlullâh’dır.

Ehli fena tesmiye ederler. Ve bunlar makamlarına nisbeten mükellef değillerdir. Lakin makamlarını kemal ile keşfedemediklerinden, ekseri zamanda akıllarına tâbii olduklarından, akıllarına ve amellerine nisbeten ehli zevktir ve mükelleftir. Anın için bazı evkaf mazur tutulurlar. Ve bazı zamanda tekdir olunurlar.

Zira makamlarında huzurları zamanlarında her ne sadır olursa mazur tutulurlar. Ama makamlarında zevkleri olmadıkta her ne sadır olursa tekdir olunurlar.

Ve bu makam sahipleri ehli velayettir. Ve veliler iki halden hâli değildir. Makamlarında oldukları halde ehli keşiftir. Ve makamlarında mahcup oldukları vakitte sair ahad-ı nas gibi ehli hicaptır. Ve bunlar hakkında:

( elâ inne evliyâallahi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn ) (Yunus 62)

gelmiştir.

Ve ehlullah kime derler deyu sual olunacak olsa, tarifi şöyledir: Ehlullah ol kimselerdir ki; Hakk’ın ef’aline ve sıfatına ve esmasına arif ve kendi ef’ali ve sıfatı ve zatı, Zat-ı Hakk’da ve Sıfat-ı Hakk’da ve Ef’al-i Hakk’da fena olmuş ve kendisinde zahir olan ef’al ve sıfat ve zat Hakk’ın olduğunu keşfetmiş olan kimseler velidir.

Dördüncü makam, makamı cemdir. Bu makamda salik, Hakk’a kuvâ olup, kuvâsında Hakk zahir olur, kendisi batın olur.

(…innallahe basıyrün bil’ıbâd. ) (Mümin 44)

ayeti kerimesi ve

( innallahe yekulü bilisani abdi semiallahülimen hamide )

hadisi şerifi bunu ifade eder.

Ve bu makamda eşya Hakk’da batın olur. Şöyle ki, eşya denilen suver-i ekvândır. Suver-i ekvan ise, gözlerini kapadığın vakitte bu eşyanın suretleri insanın zihninde batın olduğu gibi, makamı cem de dahi eşya, ilmi ilahide batın olur. Zatullâh zahir olur.

Ve bu makam saliki, eşyaya nazar eyledikte, suver-i ilahiyeye nazar eder ve her ne ahkâm zahir olur ise, cümle ahkâmı Hakk’a nisbet eyler. Ve buna, ahkâmı ilahiye tesmiye ederler.

( İnnallâhe ve melâiketehü yusallûne alennebiyy ) (Ahzab, 56)

ayeti bunu ifade eder. Yani Allah ve melekleri, yani sıfat-ı ilahiyenin cümlesini icra eden Hakk’dır. Anınçün miracda Hazreti Peygamber (S.A.V.)’a buyurdu:

“Kıf ya Muhammed! Fein Rabbike yüsalli” ( Şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâ hû ) (Ali İmran, 18)

bunu ifade eder.

Ve bu makamda saliki çok durdurmazlar. Zira hakikatte makam değildir. Belki bir hal-i istiğraktan ibarettir. Mecnun ile Leyla’da; “Leyla benim, benden gayri Leyla yoktur” diye Mecnun’un dediği gibi.

Ve makamı cemde eşyanın batına rücû’unun diğer bir misali mesela; düz bir ovada bir direk olsa, sabah güneşi o direğe vurdukta bir gölge çıkar. İşte o gölge mahlûktur. Ol gölgeyi güneşin tulû’u izhar eyledi. Bir müddet sonra güneş yukarı çıktı. Ve zeval vaktinde ol gölgenin eseri kalmayıp direkte batın oldu.

Salik dahi, şuhûdi zevk sebebiyle Hakk kemaliyle zahir oldukta; eşya, zatı Hakk’da batın olur. Direkte gölgenin batın olduğu gibi. Ve gölgenin vücudu haricisi olmayıp, ancak göze bir karaltı görünür.

Belki vücudu zıllısı olduğu gibi, halkın dahi vücudu hakikîsi olmayıp yalnız, ilimde bir şey olup, hariçte asla vücudu yoktur. Anınçün ehlullah buyurdular: “ Ayan-ı sabite, vücud kokusunu duymadılar. Nerede kaldı ki, vücutları olsun! “ Ve bu makama Kurb-u Ferâiz derler.

Makamı ittihadın ikincisi ve makamat-ı tevhidin beşincisi hazretül cemdir. Hazretül cem demek; Hakk batın halk zahir demektir. Yani ol halk ki zatın ilminde batın olmuş idi ve ilmi ilahide mahfuz olmuş idi. O ilimde olan esmayı Hakk, kendi vücudu ile izhar edip ve kendi hükmünü esmaya verip, esmayı izhar eyledi.

Ve zat, kendi hükmünü esmaya nisbet eylediğinden esma zahir, zat batın oldu. Bu halde gören ve bilen ve işiten halktır; lakin Hakk ile. Nitekim cemde gören, işiten, söyleyen Hakk’dır, abdin kuvâsıyla. Bu makamda Hakk, kulun kuvâsı olur.

Kulun hayatı Hakk ile ve kudreti Hakk ile ve basarı Hakk iledir. Nitekim hadis-i kutside: (…Feyza ehbebtühü küntü lehu semai ve basaren ve yaden.) Yani ben kuluma muhabbet eylediğim vakitte, o kulumun semi ve basarı ve yedi ve ricli ben olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürür.

Ve bu makama ehlullah, Kurb-u Nevafil tesmiye ederler. Ve bu makamın kemaline nail olan kimseler, herkesin bildiğini bilir ve işitir ve görür. Yani keramet-i ilmiye ve kemalât-ı sıfatiyye kendisinden sâdır olur. Zira bir kimse ki Hakk ile görür ve işitir, elbet o kimsenin semi ve basarı ve ilmi kuvvetlidir.

Ve bu makam sahiplerine Mukarrabîn dahi derler. Bundan aşağı bulunan kimselerin haseneleri, anlara nisbetle seyyiedir. ( Hasenetül ebrar seyyiatül Mukarrabîn ) Ve bu makam sahipleri her neye nazar ederse nazarı, zahirde halka ise de, batında Hakk’a olduğu şüphesizdir.

Makam-ı ittihadın üçüncüsü, makam-ı tevhidin altıncısı cemmül cemdir. Bu makamda

( Hüvel’evvelü vel’âhirü vezzâhirü velbâtın ) (Hadid, 3)

ayetinin manası nedir soruldukta, ol dahi; “Ezel benim, ahir benim, zahir benim, batın benim” yahut karşısında olan surete; “Evvel sensin, ahir sensin, zahir sensin, batın sensin” der ve cevabında sadıktır.

Zira anın şuhûdunda Hakk, bu suveri kendi vücuduyla izhar eylemiştir. Ve keyfiyeti zuhuru dahi, ehli indinde malumdur.

Velhâsıl bu meratibi güzelce bir kimse zevk edemezse; Kur’an’ın esrarına ve enbiyanın esrarına ve evliyanın esrarına muttali olamaz. Ol kimse hayvanlardan daha adeldir.

(…ülâike kel’en’âmi belhüm adellü…) (Araf 179)

ayeti kerimesine mazhar olur. Ey birader! Bu takriri fehmedebiliyorsan, esrar-ı Süleyman ve mülk-i Sübhan ne olduğunu fehmedersin. Ve fehmedemezsen beyhude gelir, gidersin. Ve hiçbir zevk alamazsın!..

Ve yine malum olsun ki, bu makamdan sonra bir daha makam vardır ki, ol makamı takrir etmeye ne bende kuvvet vardır ve ne de takrir edecek olsam bile, sen fehmedemezsin.

Çünkü ol makam ahadiyetül ayn ve makam-ı Muhammed olduğundan, ancak gavs-ı azam olan zatın mülkü olup, teberrüken bize talim ederler. Lakin biz ol makamdan zevk alamayız.

Kur’an’da:

( ve lâ takrebû mâlelyetiymi…) (İsra 34)

gelmiştir. Yetim-i Hakiki, Hz. Muhammed (S.A.V)’in kendisidir. Ve anın malı, ahadiyettir. Biz andan nehyolduk ki, takarrub edemeyelim. Eğer Resulullah (S.A.V)’in kendisi bizzat telkin ederse zevk alınır ve illa zevk alınmaz.

Allahümme salli ala Muhammed ve alâ alihi vesahbihi ecmain.

Bir cevap yazın