Risale-i Noktatu’l Beyan – Muhammed Nuru’l Arabî

Risale-i Noktatu’l Beyan – Bismillahirrahmanirrahim

Fussilet Suresi 53. ayeti: “Senüriyhim âyâtinâ fiyl afak-ı ve fîy enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm ennehülhakk, evelem yekfi birabbike ennehü ala külli şey’in Şehiyd.” “Onlara mutlaka Hakk aşikâr oluncaya kadar âlemde ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz.”

Ey Talib! Agâh ol ki, her ne ki afakta nişanlar vardır, senin nefsinde dahi vardır. Pes imdi, her kim âlemin nişanlarını kendi nefsinde buldu, Allah’ı bildi. Nitekim Resul-ü Ekrem (S.A.S.) Hazretleri Hadis-i Şerifinde buyurur: ( Men aref-e nefsehu fekad aref-e Rabbe-hû ) “Nefsine arif olan Rabbini bilir”

Ey Talib! İnsanın cehaleti, kendisine hicab-ı aziymdir. Ve mihneti elemdir. Hakk’a gayet yakıyn olduğun görmez. Anın için ırak gözetir. Nitekim Hakk Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de buyurur: (…ve nahnü akrebü ileyhi min hablilveriyd ) “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf Suresi 16)

Pes imdi ey Talib, İnsanın şunun gibi mertebe-i kurbiyeti vardır kim; mahbubu melâike ve efdal-ü halâik ve mazharı vechullah ve sırrı kudretül Allah’dır.

Adını andığım bu Âdem’in mehdini
Kıyamete dek yapsam bitiremem…

Pes imdi yazıklar olsun ol insana ki; kendüsün gaflet perdesinden çıkarmaya. Ve varta-i helâktan kurtarmaya!

Ey Talib: Mümkün değildir, mürşitsiz kemale erişesin. Nitekim İmam-ı Ali (K.V.) Aleyhisselam buyurur: “ Levlel Mürebbi lemma areftü rabbi”. “Eğer sen, hakikati öğretici öğretmeni elde edemediysen, Rabbini bilemezsin.”

Delinmez sa’yile dürr-i meani
Önünce pir-i hakkâk olmayınca

(Önünde mürşit matkabı olmadıkça mana incilerini ne kadar çalışsan delemezsin.)

İmdi, mürşitten ilm-i tevhid elde etmek gerektir. Eğer sual edersen ki; nice âlimler gördüm hiçbiri nefsin ilmini okumazlar. Belki okuyanları men edip, kâfir olursun diye tekvir ederler. Cevabını bil ki; İLMULLAH BİRDİR. Amma bu ilmullahın hem zahir ve hem de batını vardır. Batın içinde batını vardır. Birden yediye, yediden yetmişe dek.

Her ne kadar ulemayı zahir varsa, zahir ilim olan şeriatı her mahalde zikretmişlerdir. Fesehatla, belâgatla ve ibretle anlatmışlar, güzel adlar vermişlerdir. Şeriat ne kadar övülse azdır. Çünkü âlemin nizamı onunla kurulur. Eğer nizam-ı âlem olmayaydı, Hakk’ın zuhuru bilinmezdi.

Her şahıstan ve her eşyadan, her ne zahir olduysa, ol anın nasibi ezeliyesidir. Nitekim Hakk Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde buyurur; ( Küllü hizbin bima ledeyhim ferihûn ) ( Müminun–53). “Her topluluk kendi aralarında mutludur.” Her şey yerli yerincedir. Kaf ve Nun üstüne en güzel şekilde herşey kendi âleminden, kendinden memnundur. Yani “Kün” “Ol” hitabıyla yaratılan şeyler, kendi çevrelerinden ve kendi fiillerinden ferah içindedirler.

Ama insanlık bunun ötesindedir ki, kemal kazanmaktır. İnsan kendini olgunlaştırmakla mükelleftir. İnsan kemali, zahir ve batın ilimleri bilmekle olur. Zahirde kalıp batını bilmemek nakıslıktır, kemale erişmemektir.

Ey birader! Âlimler insanın hakikatinden, bazen açıkça ve bazen de rumuzla bilgi verirler. Ama şart oldur ki: Ehli olmayana söylemeyesin. ( El esrar-ı hafez-u hâ an-il ağyar ) Yani, hakikatin ehli olmayanlara bu gibi gizleri söylemeyesin. Pes imdi, berhudar olmaz ol kişi ki, sırrı ehli olmayana söyler. Ve berhudar ol kişi kim sırrı ehline söyler.

Nitekim buyurur: ( El-mer’ü adüvvün bima cehlün ) İmam-ı Ali (K.V) Aleyhisselam’ın buruğudur. Yani; “kişi bilmediği şeye düşman kesilir ve her kişiye aklı yettiği kadar söylemek gerekir”. Nitekim Hadis-i Şerifte buyurur: ( Kellim-u en-nasu ala kadrü ukulihim ) Meal-i Şerifi: “İnsanlarla konuşurken onların akıllarının ölçülerine göre konuşunuz.”

Risalenin tamamını okumak için tıklayınız.

Bir cevap yazın