Resulullah’ın Nurunun Yaratılması

Bu fasıl, Hazret-i Resûl-i Ekrem «sallâllahü aleyhi ve sellem»in mübârek nûr-u şerîfinin ilk yaratılmasından, Âmine vâlidemizin rahmine gelinceye kadar halleri ve ecdâd-ı kirâmi olan peygamberlerin «aleyhimüsselâm» tercüme-i hâl ve hayatlarını beyân eder.

Resûlüllah «sallâllahü aleyhi ve sellem» buyurdular ki: (Allahü teâ. lanın yarattığı şeylerin birincisi benim nûrumdur.)

O hazretin nûrunun nasıl yaratıldığı hakkında çok rivâyetler vardır. Ebû Mûsâ el-Medenî, (Şeref-il Mustafa) isimli kitâbta der ki:

Hazret-i server-i kâinatın nûru, bütün yaratılmışlardan, Arş ve Kürsi’den, Levh ve Kalem’den dokuzyüz bin ene önce yaratılmıştır. Nûr, mekânsız olan gayb âlemi sahrâsında nice müddet seyrettikten sonra Cenâb-ı İzzet’e secde etmesi emrolundu. Bin yüz sene secdede kaldı. Sonra âlemlerin yaratanı ve bütün mahlûkların rızkının vericisi olan Allahủ teâlâ hazretleri, sinif sinif mahlûkati, basit ve bileşik cisimleri yaratmak diledi. Bu nûrdan bir cevher yarattı ve ona kudret nazarı ile baktı. O cevher Hak teâlânın bakmasının heybetinden eridi, su oldu. Akmağa başladı. Öyle aktı ki, hiç bir yerde durmadı. Bin sene devamlı aktı. Allahü teâlâ o suyu on kısma ayırdı.

Birinci kısımdan (Arş)ı yaratti. Arş’ın dörtyüz bin direği var. Her direğin arası dörtyüz bin yıllık yoldur.

Ikinci kısımdan (Kalem)i yarattı. Uzunluğu beşyüz yillik yoldur. Bir rivâyette yüz boğumdur. Bir. boğumu elli yıllık yoldur.

Sonra kaleme; (Ey kalem! Yaz, yaz!) dedi. Kalem, (Ey Rabbim, ne yazayım) dedi. Hak teâlâ buyurdu ki: (Bismillâhirrahmanirrahîm) yaz. Kalem, Bismillâh… yazınca, İsmullah’ın heybetinden iki parça oldu. Birkaç bin sene ikiye ayrılmış olarak kaldı. Sonra birinci parça ile (Rahman), ikinci parça ile (Rahîm) yazdı. Besmeleyi yüz senede tamamladı.

Hazret-i Rabbil-izzet’ten bir hitâb geldi :

(Ey kalem! Izzim ve celâlim hürmeti için ümmet-i Muhammed’den erkek veya kadın bir kimse, (Bismillâhirrahman – irrahîm) dese, onun amel defterine yediyüz yıllık ibâdet cevâbı yazarım.) Bu yıllar âhiret yılıdır, ki üç yüz altmış gündür. Her günü bin dünya yıla kadar uzundur.

Sonra kaleme şunu yazmasını emretti :

(Ben o Allahım ki, benden başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm, Allahın resûlüdür. Bir kimse, kazâma teslim olsa, belâma sabr etse, nimetlerime şükretse ve hükmüme râzı olsa, ben onu siddiklardan yazarim ve kıyâmette, sıddiklar ile hasrederim. Eğer bir kimse kazâma teslim olmaz, belâma sabretmez, nimetlerime şükretmez ve hükmüme râzi olmaz ise o kimse, kendine benden başka Rab arasın).

Sonra kaleme, yağmurların damlalarını, kumların adetlerini, ağaçlarin yapraklarını, mahlûkların rızıklarını, denizlerin köpüklerini kıyâmete kadar gece ve gündüzlerin adedini ve bu gece ve gündüzlerde neler olacağını bütün teferruatiyle yazmasını emretti. Kalem yazdı.

Rivayet olunur ki kalem, Muhammed «sallâllahü aleyhi ve sellem» ism-i şerifini yazdığı zaman Allahü teâlâya secde etti. Bin yıl secdede durdu. Sonra kalkıp (Esselâmü aleyke yâ Muhammed) dedi. Hak teâlâ habîbi tarafından kalemin selâmını alıp: (Sana ve ona selâm ve rahmet olsun. Cenneti, habîbime ve onu tasdik edenlere vacib kıldım) buyurdu. Onun için selâm vermek sünnet, selâm almak ise farz oldu.

Üçüncü kısımdan (Levh)i yarattı. Levh, bir beyaz inciden halk olundu. Kenarları kızıl yâkuttur. Yerile gök arasındadır. Hak teâlâ her gün bu Levh’e nazar eder. (Levh) de şu yazı vardır: (Ölüyü diriltir, diriyi öldürürüm. Zengini fakir, fakîri zengin yaparım. Zelili aziz, azizi zelil ederim) Levh’in yukarısı Arş’a bağlıdır. Aşağısı, bir büyük meleğin omuzunda durur.

Dördüncü kısımdan (Ay), yarattı.

Beşinci kısımdan (Güneş)i yarattı.

Altinci kısımdan (Cennet)i yarattı. Evliyâya ve doğru yolda olanlara mesken eyledi. Cenneti beş şey ile süsledi :

Emr-i bilmâruf. Nehy-i anilmünker. Cömertlik. Allahü teâlâya itâat. Günahlardan kaçınmak.

Yedinci kısımdan (Gündüzlü halketti ve gündüzü çalışma ve mâişet için kildi.

Sekizinci kısimdan (Melekler)i halk etti ve sınıf sinif ayırdı. Kendisine ibâdet etmelerini ve mü’minler icin istiğfar etmelerini onlara emretti.

Dokuzuncu kısımdan (Kürsi)yi yarattı. Bir inciden yarattığı Kürsî, gökleri ve yedi kat yerleri doldurdu. Yer ve gök Kürsi yanında sahrada kum gibi kalır. Kürsînin sağında on bin, solunda on bin kürsi vardır. Her kürside bir melek oturur, Ayet-el Kürsi okumakla meşgul olurlar. Sevô. bini ümmet-i Muhammed’den bu ayet-i kerîmeyi okuyanların, amel det. terlerine yazarlar.

Hok teâlâ bu âyet-i kerîmeyi, Kürsinin etrafına yazmıştır. Her kim bu âyet-i kerîmeyi okumağa devam ederse, kıyamet günü onun sevâb kefesine Kürsinin ağırlığı kadar sevâb verir.

Onuncu kısımdan Muhammed «aleyhisselâm»in hâk-i pâkini halk etti.

Bir rivâyette ise Muhammed «aleyhisselâm» in rûhunu yarattı. Arșin sağında dört bin yıl tesbih ve takdise devam etti. Sonra Arş’ın ortasina gelmesi emrolundu. Yedi bin yıl burada tesbih ve tehlil etti. Oradan Levh’e vardı. Burada nûr-i mübini ziyâde parlak oldu. Oradan Kürsi’ye getirildi. Tesbih ve tehlil etti. O zaman Cebrâil, Mikail ve İsrâfil «aleyhimüsselâmya emrolundu ki:

Gidiniz! Habîbimin türbe-i mutah harası ve Ravda-i münevveresi olacak yerden bir miktar toprak getiriniz!

Allahü teâlânın emriyle dünyaya geldiler. Yer sevincinden yarıldı. Toprak misk gibi siyâh iken kâfûr gibi beyaz oldu. Melekler bir miskal toprak alıp göke çıktılar. Hak teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma emretti:

Yâ Cebrail! Cennete var. Bir miktar kâfûr, misk, zâferân, sünbül, mãi muîn, selsebil ve esnim al ve toprağa karıştır.

Cebrail aleyhisselâm bunun hikmetinden süâl edince, Hak teâlâ buyurdu ki :

Habibîmin kemiğini kâfârdan, sinirini zâferândan, kanını miskten, saçını sünbülden, yüzünü selsebilden, ağız ve dişlerini mâi muînden, sözlerini de tesnîmden halk ederim. Onun fasih ve beliğ sözlerini insanlara rahmet ederim.

Cebrâil aleyhisselâm, Hak teâlânın emrini yerine getirdi. Hak teâlâ buyurdu ki:

Yâ Cebrail! O toprağı al. Gökleri ve tabakalarını ve etrafını dolaştır. Meleklere göster. Cennet nehirlerine daldır. Bütün âleme, karalara ve denizlere arz eyle ve şöyle nidâ eyle :

Bu, Habib-i Rabbil’âlemînin temiz toprağıdır. Günahkârların şefâatçısıdır. Öncelerin meşhûru, sonraların mezkûrudur.

Sonra bir kandii yakıp Arş altına astılar. Onu, Hâce-i kâinâtın «sallâllahü aleyhi ve sellem» nûruna yer yaptılar. Nûr-i resûl, Âdem aleyhisselâmın kalbi ve cesed-i şerifi yaratılıncaya kadar orada kaldı. Sonra nûr’a, Adem aleyhisseldmin iki kaşı arasına gelmesi emrolundu. Âdem aleyhisselâma ruh verilince alnında gökteki zühre yıldızı gibi parlayan bir nûr olduğunu gördü.

Şeyh Sa’id’den yapılan bir rivayette :

Resûlüllah’ın nuru, bir beyaz kuş sûretinde halk olundu. Bu kuş, Are oltındaki rahmet deryasına daldı. Dört bin yıl tesbih eyledi. Deryadan çıktığı zaman tüylerinden yüz yirmi dört bin damla döküldü. Her bir damladan bir peygamberin rûhu halk olundu.

Bir rivayette ise bu kuş yüz yirmi dört bin kere nefes alıp verdi. Her nefesten bir peygamberin ruhu halk olundu. Peygamberlerin rûhlarının noteslerinden siddikların ruhları halk olundu. Siddiklarin rûhlarından zâhidlerden muti’lerin, onlardan da ûsilerin rûhları yaratıldı. Bunun için mutiler ve asiler, o Hazreti «sallallahu aleyhi ve sellem» severler.

Sonra bu nûra mahal olacak, toprağa Hak teâlâ dört kısma ayrılmasini emretti. Toprak dörde bölündü. Birisinden güneş, birisinden ay, birisinden hava, birisinden kandil halk olundu. Bu kandil üç zincir ile Arş’a bağlıdır. Beka (Bakilik, ebedilik), Atâ (ihsân), Likâ-i ubûdiyyet (Cemâl-i ilahi). Bu kandilden bir katre damladı. Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselâma buyurdu ki:

(Ya Cebrail! O toprağı bu damla ile karıştır. Habibimin nûruna mahal olsun. Habibimin nûrunu, Âdem aleyhisselâmın çamuru yoğurulunca onun alnında emanet koyun).

Tefrik-i Bahrül-ulûmda Necmeddin Ömer Nesefî «rahmetullahi aleyh» rivayet eder :

Seyyid-i Kâinatın nuru, bütün mevcûdattan, bir milyon altı yüz yetmiş bin yıl önce halk olundu. İki bin perdeden geçti. Hicâb-ı kudret, Hit câb-i azamet, Hicâb-ı minnet, Hicâb-ı rahmet, Hicab-i seâdet, Hicâb-ı kerámet, Hicâb-ı mezellet, Hicâb-ı hidâyet, Hicâb-ı nübüvvet, Hicâb-i rif’at, Hicâb-ı heybet, Hicâb-ı şefâat…

Bu nur her hicabda Hak teâlânın dilediği kadar durdu.

Kudret perdesinde on iki bin yıl (Sübhane Rabbiyel a’lâ) tesbihiyle meşgul oldu.

Kudret perdesinde onbir bin yıl (Sübhane âlimüssena ve ehfâ) tesbihiyle meşgul oldu,

Minnet perdesinde on bin yıl (Sübhanerrefiyil alâ) tesbihiyle meşgul oldu,

Rahmet perdesinde dokuz bin yıl (Sübhanel hayyul kayyûm),

Seâdet perdesinde sekiz bin yıl (Sübhane men hüve ganiyyun là yettekir),

Kerâmet perdesinde yedibin yıl (Sübhâne men hüve hayyün lâ yemut),

Menzilet perdesinde alti bin yıl (Sübhânel alîmül halîm), Hidâyet perdesinde beş bin yıl (Sübhane Rabbül izzeti amma yesifün),

Nübüvvet perdesinde dört bin yıl (Sübbühün kuddüsün rabbűng ve rabbül melaiketi verrüh),

Rif’at perdesinde üç bin yıl (Sübhane zil mülki vel melekut). Heybet perdesinde iki bin yıl (Sübhane rabbiyel azim ve bi hamdihi),

Şefaat perdesinde bin yıl (Sübhanallahi ve bi hamdihi) tesbihleriyle meşgul oldu.

Bir rivayette, bu hicâbların her birinde on iki bin yıl tesbih etti. Hepsini bitirip bütün perdelerden geçtikten sonra on deryaya dalması emrolundu. Bunlar: Şefaat deryâsı, Nasihat deryası, Şükür deryası, Sabir deryası, Cömertlik deryası, inâbet deryası, Yakin deryası. Hilm deryası, Kanaat deryası, Muhabbet deryâsı.

Şefaat deryasında bin yıl (Rabbî, Rabbi) dedi. Nasihat deryâsında iki bin yıl (ilâhî, ilâhî) dedi. Şükür deryâsında üç bin yıl (Seyyidî, Seyyidi) dedi. Sâbir deryâsında dört bin yıl (Yâ Ehad, yâ Ehad) dedi. Cömertlik deryasında beş bin yıl (Yâ Vâhid, yâ Vähid) dedi. İnâbet deryasında altı bin yıl (Yâ Vâcid, yâ Vâcid) dedi. Yakin deryasında yedi bin yıl (Yâ Alî, yê Alî) dedi. Hilm deryasında sekiz bin yıl (Yâ Azîm, yâ Azim) dedi. Kanaat deryâsında dokuz bin yıl (Yâ Rauf, yâ Raûf) dedi.

Muhabbet deryâsında on bin yıl (Sübbûhün, Kuddûsün, ya Allah, ya Kerîm) deyip tesbih eyledi. Allahü teâlâ bu deryâ kenarında nûrdan bir kanak yarattı ki, yerden ve gökten yetmiş def’a büyüktür. Bu konakta yedi yüz makam halk etti. Bu makamlar:

Tevhid makamı, Marifet makamı, İmân makamı, İslâm makamı, Havf (Allahü teâlâdan korkmak) makamı, Recâ (Allahü teâlâdan ümitli olmak)makamı, Şükür makamı, Hudû ve Huşû akami, inâbet (Günahı terkedip, Hakka dönmek) makamı, Haşyet (Hürmetle beraber korku) makamı, Hayret makamı, Kanaat makamı, irâdet makamı ve en son Muhabbet makami hepsi yedi yüz makamdır.

Resûlüllah’ın nûru bu makamlardan geçerken her birinde bin sene durdu. En son Muhabbet makamına geldi, bin sene de bu makamda durdu. Sonra Hak teâlâdan bir nidâ geldi :

Ey Habîbimin nûru! Ben kimim? Nûr :

Beni halkeden, bana rizik veren, beni yaşatan ve öldüren sensin yâ Rabbi. Hak teâlâdan hitâb geldi :

Ey Habibimin nûru! Beni güzel bildin. Beni bildiğin gibi ibâdetimle meşgul ol ki, mârifet, bana ibâdet yapmak olduğunu bilsinler.

Derhal ibâdete başladı. On yedi bin yıl ibâdet etti. Hak teâlâ kendi nûrundan bir miktar, bu nûr üzerine saçtı. Nûr bu ihsândan dolayı şükür secdesine vardı. Hak teâlâ bu secde için Kur’ân-ı kerîmi müyesser kıldı. O zaman sabah namazı farz oldu. Tekrar ibâdete koyuldu. On yedi bin yıl ibâdet etti. Hak teâlâ nûrdan bir elbise giydirdi. Nûr bu ihsândan ötürü tekrar şükür secdesine vardı. Bu secde sebebiyle öğle nemazı farz oldu. Bu şekilde beş vakit nemaz, şükür secdeleri karşılığında farz oldu. Her secdesinde nûrdan bir elbise giydirildi.

Sonra Nûr şimdi kılınan nemaz gibi, iki rekât nemaz kıldı. Kıyamda bin yıl, rükûda bin yıl, secdede bin yıl, tehiyyatta da bin yıl durdu. Her rükûnde bin yıl bekledi. Selâm verip sağında bin yıl ve solunda bin yol eylendi.

Sonra nemazı bitirdi. Cenâb-ı Hak teâlâ dedi ki: (Habîbim güzel hizmet ettin. Bir hil’at dile).

Peygamber efendimiz de: (Yâ rabbi! Öyle anlıyorum ki beni ileride bir topluluğa önder olarak göndereceksin. O beşeriyet nemazlarını noksan kılacaklar. Ben bu nemazın sevâbını onlara hibe ettim. Onlar için mağfiret hil’atı isterim). Hitab geldi :

(Ey habibimin nûru, güzel hil’at istedin. Ben de seni onun için yarattım ve onun için seni dost ittihaz edindim.)

Bu ihsân karşısında Hazret-i Resûl-i Ekrem kalktı. Yüz yirmi dört bin damla düştü. Her damladan bir peygamberin ruhu yaratıldı. Sonra tekrar başka damlalardan Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrail «aleyhimüsselâm» yaratıldılar.

Bir ‘rivâyette ise bahsedilen cevher, bütün maddelerin, bütün mahlûkatın aslıdır. O kadar büyük idi ki, âlemin dört yüz misli idi. Çok nûrlu idi. Hak teâlâ buna heybet nazarı ile baktı. Cevher üç parçaya ayrıldı. Birinden suyu, birinden ateşi, birinden de nûru yarattı. Su, nûr ile karişti. Dumun yükseldi. Dumandan gökleri, köpüğünden yerleri yarattı. En alttaki kısımdan güneşi, ayı, yıldızları ve cansız cisimleri yarattı. Ortadaki kısımdan, Arşı, Kürsîyi ve Cennetleri halk etti. En üstteki nûru, kendi kudret ve hazinesinde sakladı. Sonra o nûrdan Peygamberlerin, evliyânın ve tasavvuf büyüklerinin ruhlarini yarattı.

Lâkin Hâce-i kâinatın nûrunu kudret hazinesinde alıkoydu. Ne zaman ki o Sultan zuhûr etti. O zaman o nûru sahibine iletti ve onsekiz bin âlemi onun ile işıklandırdı.

Buraya kadar bu mevzudaki rivâyetleri naklettik. Her ne kadar aralarında bazı ayrılıklar var ise de, hepsinin birleştiği bir husus vardır. O da, bütün mahlûkların aslı ve on sekiz bin âlemin ilk maddesi, Hazret-i Muhammed Mustafa «sallâllahü aleyhi ve sellem»in mübârek nûrudur. Eğer o olmasaydı, hiç bir şey yaratılmazdı.

Bu nûr-u mübîni çeşitli perdelerden geçirip, pek çok makamlara ilettikten sonra, dünyanın ortası olan Mekke-i Mükerreme’den bir miskal toprak aldılar. Cennet suyu ile yuğurdular. Cennet irmaklarına daldırıp, yerlerde ve göklerde seyrettirdiler. Sonra bu nûru, sâhibine ulaşıncaya kadar emanet olarak koymak için bir yer aradılar. Lakin bu nûru taşı, maya kabiliyetli bir yer bulunamadı. «Bütün yerler ve gökler, dağlar bu emaneti almaya tahammül edemediler. Korktular.» Nihayet bu şeref Adem aleyhisselâma müyesser oldu.

Hak teâlâ meleklere, (Ben topraktan insan halk ediciyim) buyurdu. Ve yine meleklere (Ben yeryüzünde halîfe halk ediciyim) buyurdu. Buradaki meleklerden murad, bütün meleklerdir. Dehhak «rahmetullahi aleyh> İbni Abbas «radıyallahü anh»dan rivayetle, burada hususi tâifeler kastedildiğini söylemiştir. Açıklaması şöyledir ki, Allahü teâlâ, Adem aleyhisselâmdan evvel yeryüzünde, cinlerin babası olan Cân’ı ve evlâdını yarattı. Sonra evlâd-ı Cân isyan ettiler. Hak Sübhänehu ve teâlâ, bir kısım melekleri, bunları helâk etmeleri için yeryüzüne gönderdiler. Azrail aleyhisselâm başkanları idi. Yeryüzüne gelip bunları öldürdüler ve yeryüzünden çıkardılar. «Senin Rabbin meleklere dedi ki: Biz arzda bir halîfe yaratacağız» meâlindeki âyet-i kerîmede buyurulan meleklerden murad, bunlardır.

Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerînin Hicr sûresi 27 nci âyet-i kerîmesinde (Adem’den önce cinlerin pederi olan Cân’ı ateşten yarattık) buyurdu. Bu ateş bir büyük ateştir ki, hem nûru, hem dumanı vardır. Nûrdan melekleri, zulmetten cinleri halk etti. Cinlerin babasına (Dûmas) yahut (Tarnûs) derlerdi. Melekler nûrdan yaratıldıkları için ibâdete başladılar. Cinler zulmetten halk olunduklarından küfr, isyân ve tuğyan ettiler. Zamanla çoğaldılar. Hak teâlâ bunlara bir şeriat gönderdi. Tâate ve ibâdete çağırdı. Tarnûs ve evlâdi itâat edip, Hak teâlâya ibâdete koyuldular. Nice müddet bu halde devam ettiler. Altı bin otuz yıl, yahut beş bin yirmi yıl, Muhyiddîn-i Arabî «kuddise sirruh»a göre dört bin yirmi yıl geçti. Bu müddetin sonlarına doğru, inat ve isyâna başladılar. Zira ateşin zulmet kısmından yaratılmışlardı. Kibr edip ibâdeti biraktılar. Hak teâlâ, büyüklerini çeşitli cezalarla helâk eyledi. Zaifleri, şeriatten ayrılmamışlardı. İbâdete devam ediyorlardı. Onun için sağ ve sâlim kaldılar. Hak teâlâ, kendi cinslerinden (Hülyanis) namında birini bunlara vâli tayin edip, yeni bir şeriat emretti. İlkin itâat ettilerse de, uzun bir devir geçtikten sonra, bunlar da âsi oldular. Hak teâlâ bunların da kibr edenlerini helâk edip, doğru yolda olanları sağ kaldı. Bunların başına (Halet) adında bir cinni hâkim etti. Üçüncü bir devir geçti. Yine doğru yoldan ayrıldılar. Hak teâlânın gazabına uğradılar. Sâlihlerinden az kimse kaldı. Zamanla çoğaldılar. İçlerinde (Hâmüs) adlı birisi en iyileri idi. Onu kendilerine vali yaptılar. Bütün ömrü boyunca emr-i bil mâruf nehy-i anil münker,ve şerîatın hükümlerini uyguladı. Ömrü tamam olunca Hak teâlânın rahmetine kavuştu. Bunun vefatından sonra Cân’ın kötü evlâtları, küfrân-ı ni’met edip, fesad yolunu tuttular. Hak teâlâ onlara nâsihatçılar gönderdi. Asla fayda etmedi. Dördüncü devir de nihâyet buldu. Hak teâlâ hikt meti gereğince, melekler gönderip onların çoğunu katlettiler. Arda kalanlar, adalarda, harabelerde saklandılar. Dağıldılar. Bülûğa erişmiyenleri melekler esir ettiler. Onlardan biri Azazil idi. Meleklerle göğe çıkıp. aralarında büyüyüp, günden güne ilerledi. Öyle oldu ki, meleklerin muallimi oldu. Bâzıları derler, onun babası Hablîs adında, arslan sûretinde idi. Anasının adı Teblis idi. Kurt sûretinde idi. Baştan babasına isyân etti. Sonunda onun için bu belâya düştü. Bir rivâyette göke çıkmasına sebep, Cân evlâdı helâk olunca, fesadlarından ötürü, Azâzil onlardan ayrilip, bir köşede ibâdetle meşgul oldu. Şöyle ki, onun edebinden ve ibadeti çokluğundan melekler düâ edip: (Böyle kimsenin meleklerle berâber olması uygundur) dediler. Hak teâlâ, meleklerin bu dileğini kabûl buyurup, onu dünya göküne çıkardı.

Burada da o kadar ibâdet etti ki, ikinci gök melekleri bunu kendi yanlarına istediler. Hak teâlâ buyurdu. Böylece yedinci göke kadar yükseldi.

Cennet Meleklerinin reisi olan Ridvan: (Yâ Rabbî, bütün gök tabakalarındaki melekler onun ibâdetiyle haz duydular. Birkaç gün de Cennettekiler ondan istifade etsinler) dedi. Hak teâlâ kabûl buyurup Azâzil’i Cennete aldı. İbâdete devam etti. Arşı âlâda yâkuttan bir minber üzerinde oturur. Melekler başı ucunda nurdan bayrak tutarlardı. Bu vaziyette meleklere va’z verirdi. Etrafına o kadar melek toplanırdı ki, adedini Allahü teâlâ bilir. idi.

Azāzil böylece ibâdete nice yıllar devam etti. Bir zaman geldi ki, yeryüzünde vaktiyle helâk olan kavminden sağ kalıp öteye beriye dağılanlar ve dağlarda yaşıyanlar zamanla çoğaldılar. Öyle ki, yeryüzünü doldurdular. Lâkin Hak teâlâya nasıl ibâdet edileceğini bilmezlerdi. Azâzil bunları Hak yoluna çağırmak için Hak teâlâdan izin istedi. Kabûl olup bir kısım, melekler ile beraber yeryüzüne indiler. O kavmi doğru yola davet ettiler. Az kimse itâat etti.

Bunun üzerine Azâzil, Cehlut bin Belânet isminde sâlih bir kimseyi, o kavmin büyüklerine gönderdi. Elçi emre uyarak o kavme geldi. Doğru yola davet etti. Lâkin dinlemeyip şehîd ettiler. Azâzil’in haberi olmadı. Elçi geç kalınca bir başkasını daha gönderdi. Onu da şehîd ettiler. O da gelmeyince Azāzil birbiri ardınca birçoklarını gönderdi. Hepsini şehîd ettiler. En son gönderilen (Yusuf bin Yûsif) adında biri, bir hiyle ile ellerinden kurtulup Azāzil’e geldi. Vaziyeti anlattı. Azâzil, Hak teâlâdan izin isteyip meleklerle beraber o kavmin üzerine yürüdü. Çoğunu öldürdü.Kalanı etrafa dağıldılar. Azâzil yeryüzünü bunlardan temizleyince Hak teâlâ yeryüzünün idaresini de ong verdi. Azâzil kâh göklerde Hak teâlâya ibâdet eder, kâh Cennette tâatla meşgul olurdu. Ne zaman ki yerin ve göklerin idaresi kendisine verildi. Benlik sıfatı zâhir oldu. Kendine gurur geldi.

Kendi kendine dedi ki: Eğer Hak teâlâ benim işimi başka bir kimseye verirse ona ibâdetten geri dururum. Zira, ilim ve amel bakımından benden üstün kimse yoktur. Benden başka bu hilâfet işine lâyık kimse olmaz,

Bu halde iken meleklerden bazıları Levh-i mahfûza baktılar, gördüler ki, Allahü teâlâya yakın olanlardan birisi pek yakında gadâb-ı ilâhîye uğrayıp mel’ün olur ve tard edilir. Derhâl Azâzil’in huzûruna geldiler. Azâzil onları üzüntülü görüp sebebini süâl edince, melekler gördüklerini haber verdiler ve bu belânın kendilerinden birine gelmemesi için düâ istediler.

Azâzil :

Bu belâ bize ve size değildir. Ben o yazıyı senelerdir görüyorum. Kimseye söylemedim, dedi.

Onlar düâ etmesi için israr ettiler. Azazil, el kaldırıp: (Yâ Rabbî, bunları bu belâdan emin eyle! dedi. Gurûrundan kendisini söylemedi ve kalbine azıcık bile korku gelmedi. Bunun için ebediyyen mahrûm ve hüsrâna mübtelâ oldu. O belâ kendine geldi. Azâzil’in bir adı, İblis idi.

Rivayet olunur ki, İblis, Cennete varıp kapısında şu yazıyı yazılmış gördü: (Benim bir kulum vardır. Onu çeşitli nimetlerle mükerrem kıldım. Yerden göğe, gökten Cennete ilettim. Sonra ona bir şey emretsem yapmaz.)

İblis bu yazıyı okuduktan sonra bin yıl devamlı, bütün ibâdet ve itâatini bırakıp hakkında yazı yazılan o kimseye lânet etti.

Bir rivâyette iblis, Levh-i mahfûza baktı. (Eûzü billâhi mineşşeytan i’rracîm) yazılmış gördü.

Yâ Rabbi, şeytan kimdir? dedi. Hak teâlâ buyurdu ki:

Kullarımdan bir kuldur ki, ona nice nimetler veririm. O ise benim emrimi dinlemez. Ben de onu zelîl ve hakîr eder, onu tardederim. İblis :

ilâhî, onu bana göster. Onu helâk edeyim, dedi. Hak teâlâ buyurdu ki :

– Yakında görürsün.

Rivayet olunur ki, yerde ve gökte bin yıl secde ettiği yerden başını kaldırdığı zaman (İblis’e lânet olsun) yazısını gördü.